Olmaz yapamazsınız. Artık kaybettiğinize inandığınız duyguların peşinden koşmak ve onları yine yakalayarak bugününüzü dününüze götürmek istemezsiniz. Çünkü yorgunsunuzdur, yaşamın uzun yolculuğunun daha ortalarında; yorgun düştüğünüzü hisseder olmuşsunuzdur.
Ne tadınız, ne de tuzunuz kalmıştır. Bir zamanlar her anı heyecanla birlikte yaşadığınız; artık size cazip gelmiyor, ne yapsa sizi bir türlü heyecanlandırmıyordur.
Kaybetmişsinizdir. Geçmişe ait tüm hislerinizi kaybetmiş ve hatta unutmuş, unutturulmuşsunuzdur. O yüzden size yaşananları hatırlatan her şeyden kaçmak, her şeyden uzaklara kaçmak istersiniz. Artık eskide kalan her şey sizin için kötü ve rahatsız edicidir. Geçmişle her yüzleştiğinizde, unutmaya çalıştıklarınızı her hatırladığınızda kendinizi yaşlanmış, yıpranmış ve tükenmiş hissedersiniz. O yüzden geçmişte kaybolmuşluğunuzla bugünü unutmuş, geleceği umutlarınıza yerleşmişsinizdir.
Garip bir şekilde kendinizi araya sıkışmış ve bir şey yapamaz hatta yapmak istemez gibi hissedersiniz. Artık o sıkıştığınızı hissettiğiniz yerden sanki hiç çıkamayacak ve hiç nefes alamayacak gibisinizdir.
O yüzden kaderiniz de size çizilen rolünüzü ve hayatın saçma sapanlıklarını yarım yaşıyorsunuzdur.
Kimse bilmez ama siz her gece kaybettiğiniz duygularla vedalarınızı; umutlarınıza gizlediğiniz hayallerinize yerleştirmişsinizdir. Kaçmak, kaçarak geçmişten kendinizi kurtarmak istediğinizi seslendirmek istemenize rağmen, susarsınız. Suskunluğunuz; sessizliğe mahkûm isyanlarınıza sıkıştığınızı hissetmenizle birlikte yorgun olmanızdır. Hayata ve yaşanacaklara yorgun. O yüzden de olmaz, yapamazsınız.
Diğer yazı ve şiirlerimi takip etmek isteyenler için Facebook sayfam;
https://www.facebook.com/yazmasamolmazdi
Eklemek isteyenler için Twitter adresim;
https://twitter.com/yazmasamolmazdi
Instagram adresim;
msincedemir
23 Ekim 2014 Perşembe
14 Şubat 2013 Perşembe
Sevda Garip Bir Şeydir
Sevda garip bir şeydir.
Her şeyden önce kendi lehine olanlardan vazgeçip, onun lehine olanları tercih etmektir. Yani vazgeçmeyi bilmek, bilmekten öte bunu becerebilmektir. Mesela yüreğini elinize aldığınıza inandığınızın lehine hareket etmek bir yana; hep onu ve onun için iyi olacak, olabilecekleri düşünmek, yapmaktır.
Sevda garip bir şeydir.
Söylemeden duymak, duymadan anlamaktır. Anlayıp, sevilenin huzurunu kaçırmadan gereğini yapmaktır. Yani huzuru sahiplenmedir.
Sevda garip bir şeydir.
Sonsuz bir hayal gücüyle empati yapmak; onun yerine düşünmek ve onun gibi hissetmektir. Mesela bazı zamanlar susmaktır; öfkeye, şüpheye kucak açmaya müsait anlarda bile dilinin ucuna geleni yargılarcasına yutmaktır.
Sevda garip bir şeydir.
Her şeyin başı, her şeyin temeli, her şeye anlam katan olmazsa olmaz paylaşmaktır mesela. Yalnızca bilineni ve bilinmeyeni paylaşmak değil, hayalleri, söylenmemiş hayalleri bile paylaşabilmektir. Aksi; sevdayı sevda, sevgiliyi sevgili, aşkı aşk yapmaz. Her şey biraz eksik, biraz aksak olur.
Sevda garip bir şeydir.
Sevdanın sevdalanılanda daha güçlü yaşadığını bilmektir. Ona sonsuz bir güvenle sorgusuz inanmaktır.
Sevda garip bir şeydir.
Dokunmayı özlemek, dokunmayı dokunmadan da dolu dolu yaşayabilmektir. Ölümsüz bir aşkı başlatırcasına; avucuna doldurduğun sevdanla sevdiğinin yanağına beklentisiz dokunmaktır mesela…
Sevda garip bir şeydir.
Yüreğini eline aldığınızın elini yüreğinizde hissedebilmektir. Sadece onunla sonsuzluğa yol arkadaşı olduğunuzu hissedercesine…
Sevda garip bir şeydir.
Sevdanın can suyudur mesela onun nefesi. Ötesi yoktur dercesine her an istenendir.
Sevda garip bir şeydir.
Onunla yaşanan ve yaşanacak olan her ana özen göstermek, göstererek o anı dikkatli yaşamaktır. Öylesine hassastır hissedilen.
Sevda garip bir şeydir.
Tıpkı aşkın ilk anlarındaki gibi sonuna kadar özen ister. Sanki her an elden gidecek gibi ama aynı zamanda sonsuza kadar hiç bırakmayacak gibi sımsıkı tutmak gerek sevdayı.
Yani her an kaybedecek ama hiç kaybetmeyecek gibi…
Sevda garip bir şeydir.
Sevda hesap vermektir. Hesap sormak hiç değil ama. Hesapları gönüllü ödemek ama ödeyip, anında unutmaktır.
Yani sevda kabullenmektir.
Yürekten istekli bir sevecenlikle gülerek…
Her şeyden önce kendi lehine olanlardan vazgeçip, onun lehine olanları tercih etmektir. Yani vazgeçmeyi bilmek, bilmekten öte bunu becerebilmektir. Mesela yüreğini elinize aldığınıza inandığınızın lehine hareket etmek bir yana; hep onu ve onun için iyi olacak, olabilecekleri düşünmek, yapmaktır.
Sevda garip bir şeydir.
Söylemeden duymak, duymadan anlamaktır. Anlayıp, sevilenin huzurunu kaçırmadan gereğini yapmaktır. Yani huzuru sahiplenmedir.
Sevda garip bir şeydir.
Sonsuz bir hayal gücüyle empati yapmak; onun yerine düşünmek ve onun gibi hissetmektir. Mesela bazı zamanlar susmaktır; öfkeye, şüpheye kucak açmaya müsait anlarda bile dilinin ucuna geleni yargılarcasına yutmaktır.
Sevda garip bir şeydir.
Her şeyin başı, her şeyin temeli, her şeye anlam katan olmazsa olmaz paylaşmaktır mesela. Yalnızca bilineni ve bilinmeyeni paylaşmak değil, hayalleri, söylenmemiş hayalleri bile paylaşabilmektir. Aksi; sevdayı sevda, sevgiliyi sevgili, aşkı aşk yapmaz. Her şey biraz eksik, biraz aksak olur.
Sevda garip bir şeydir.
Sevdanın sevdalanılanda daha güçlü yaşadığını bilmektir. Ona sonsuz bir güvenle sorgusuz inanmaktır.
Sevda garip bir şeydir.
Dokunmayı özlemek, dokunmayı dokunmadan da dolu dolu yaşayabilmektir. Ölümsüz bir aşkı başlatırcasına; avucuna doldurduğun sevdanla sevdiğinin yanağına beklentisiz dokunmaktır mesela…
Sevda garip bir şeydir.
Yüreğini eline aldığınızın elini yüreğinizde hissedebilmektir. Sadece onunla sonsuzluğa yol arkadaşı olduğunuzu hissedercesine…
Sevda garip bir şeydir.
Sevdanın can suyudur mesela onun nefesi. Ötesi yoktur dercesine her an istenendir.
Sevda garip bir şeydir.
Onunla yaşanan ve yaşanacak olan her ana özen göstermek, göstererek o anı dikkatli yaşamaktır. Öylesine hassastır hissedilen.
Sevda garip bir şeydir.
Tıpkı aşkın ilk anlarındaki gibi sonuna kadar özen ister. Sanki her an elden gidecek gibi ama aynı zamanda sonsuza kadar hiç bırakmayacak gibi sımsıkı tutmak gerek sevdayı.
Yani her an kaybedecek ama hiç kaybetmeyecek gibi…
Sevda garip bir şeydir.
Sevda hesap vermektir. Hesap sormak hiç değil ama. Hesapları gönüllü ödemek ama ödeyip, anında unutmaktır.
Yani sevda kabullenmektir.
Yürekten istekli bir sevecenlikle gülerek…
1 Şubat 2013 Cuma
İç Çamaşırsız Ama Karakterli
İsmi lazım değil hatun kişilerden birisi; “yeni oyunumda iç çamaşırı yok. Karakter ön plana çıkacak” demiş.
Artık siz işi gücü bırakıp, karakteri düşünün.
Hayır, karakterde çok zorlandıysanız; o zaman oyunda başrolü oynayanı tahmin etmeye çalışın.
Tam aşağısı sakal, yukarısı bıyık oldu değil mi?
Bence de…
Ama her iki ihtimalde de bu oyun tutar. Tutar da artık nasıl tutar orasını bilemedim.
Zaten iç çamaşırın olmadığı bir oyun neyi anlatıyor, nasıl anlatıyor seyirci açısından pek bir önemi olmayacaktır.
Çünkü seyircinin motivasyonu doğrudan belli bir noktaya odaklandığı için oyunun sonunda; bu oyun ne anlattı size diye sorsalar; soranlar bir tane oyunla ilgili doğru cevap alamayacaklardır.
Oyunun yazarı Shakespeare olsa kaç yazar…
Ama oyunun sonunda seyircilerin tamamının gözlerinin sanki sekiz saat araba kullanmış gibi yorgun olacağına da şimdiden bahse girerim.
Eee malum gözler pür dikkat olacaktır.
Odak noktasında…
Oyunun başrolünü kimin oynadığını; isterseniz davul çalarak âleme duyurun bu saatten sonra hepsi hikâyedir.
Çünkü oyunun başrolünü kimin oynayacağını; “yeni oyunumda iç çamaşırı yok. Karakter ön plana çıkacak” diyen zaten söylemiştir.
Başrolde çamaşır olmadığı kesin.
Oyunda bile yok çünkü…
https://twitter.com/yazmasamolmazdi
https://www.facebook.com/msincedemir
Artık siz işi gücü bırakıp, karakteri düşünün.
Hayır, karakterde çok zorlandıysanız; o zaman oyunda başrolü oynayanı tahmin etmeye çalışın.
Tam aşağısı sakal, yukarısı bıyık oldu değil mi?
Bence de…
Ama her iki ihtimalde de bu oyun tutar. Tutar da artık nasıl tutar orasını bilemedim.
Zaten iç çamaşırın olmadığı bir oyun neyi anlatıyor, nasıl anlatıyor seyirci açısından pek bir önemi olmayacaktır.
Çünkü seyircinin motivasyonu doğrudan belli bir noktaya odaklandığı için oyunun sonunda; bu oyun ne anlattı size diye sorsalar; soranlar bir tane oyunla ilgili doğru cevap alamayacaklardır.
Oyunun yazarı Shakespeare olsa kaç yazar…
Ama oyunun sonunda seyircilerin tamamının gözlerinin sanki sekiz saat araba kullanmış gibi yorgun olacağına da şimdiden bahse girerim.
Eee malum gözler pür dikkat olacaktır.
Odak noktasında…
Oyunun başrolünü kimin oynadığını; isterseniz davul çalarak âleme duyurun bu saatten sonra hepsi hikâyedir.
Çünkü oyunun başrolünü kimin oynayacağını; “yeni oyunumda iç çamaşırı yok. Karakter ön plana çıkacak” diyen zaten söylemiştir.
Başrolde çamaşır olmadığı kesin.
Oyunda bile yok çünkü…
https://twitter.com/yazmasamolmazdi
https://www.facebook.com/msincedemir
29 Ocak 2013 Salı
Kadını Saklamak
Kadına şiddetle mücadelede; bundan böyle şiddet gören kadınların isimleri gizlenecekmiş. Mücadeleye bakın siz!
Aslında doğrudan kadınları saklasalar bence daha iyi olur.
Kadınlarında yaptığı kabul edilebilir değil çünkü…
Hem dayak ye, hem de ortada gez; devlette seni gizlesin hiç olacak şey mi?
Anlayacağınız devletimiz; bundan böyle “kadın dediğin; yediği dayağı, gördüğü şiddeti gizler” demeye getiriyor sanki.
Yani lafın özü; sen yediğin dayağı, gördüğün şiddeti gizlemeyi beceremedin bari biz; seni milletin önünden çekip alalım ve saklayalım.
Saklayalım ki kimse ne seni, ne de dayak yediğini bilmesin oluyor.
Ve bu saklama işi; ne yazık ki ‘Kadına Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’ başlığı altında olunca; herkes bundan az biraz memnun gibi.
Hâlbuki bu işte bir terslik var.
Kadına şiddetle mücadele adı altında yasalaşan bu saklama işi ile bence devlet olarak kadına ayıp ediyor.
Ve ne yazık ki bu ayıp, özellikle kadınlar tarafından savunulan bir taslak haline dönüşmüş durumda.
Kendilerini korumak için saklanmanın doğru olduğunu sanan kadınlar tarafından belki de…
Oysa kadına şiddetle mücadelede doğru bir adım atılmak isteniyorsa; tam tersini yapmak gerekir.
Yani kadını da, yaşadığı şiddeti de herkesin gözüne gözüne sokacaksın. Ama kadını ve yaşadıklarını deşifre ederek değil, erkeği deşifre ederek.
Hatta rezil, rüsva ederek…
İnsan içine çıkamaz hale getirircesine hem de…
Madem bu iş kanunla halledilmeye kalkılıyor; o zaman kanunun bu zihniyetle hazırlanması gerek.
Kadına şiddet gösteren her kimse onun deşifre edilmesi, edilerek devlet nezdinde mağdur olmasının sağlanması gerek.
Yapabiliyorsan, yaptırabiliyorsan maaş cezası ile birlikte kamu haklarını kullanmasına engel ol mesela…
Çünkü bana göre erkeğini adam edemeyen bir millet; kadınını asla doğru dürüst koruyamaz.
Kadınını koruyamayan için ise her şey zaten lafı güzaf…
Sadece sıcak bir sevgi ile erkeğinin yoluna baş koyabilecek kadını korumak; ancak sevgisizliği yok etmekle mümkündür.
Gerisi herkesin kendi kendini kandırmasıdır.
Teferruattır yani…
Kadını saklarken aslında şiddet yanlısı erkeği sakladıklarının farkında olmayanlara duyurulur.
https://twitter.com/yazmasamolmazdi
https://www.facebook.com/msincedemir
6 Aralık 2012 Perşembe
YATAKLARINDA SAKLANAN BABALAR
Utanma duygusu anlatılacak, anlatılarak hissettirilebilecek bir duygu değildir.
Öyle bir anda, öyle beklemediğiniz bir anda karşınıza gelir ki; o andan itibaren çaresiz teslimiyeti yaşarsınız.
Yüreğiniz daralır, boğazınız size yabancılaşır ve etrafınızdaki herkes size bakıyor gibidir.
Bakmasalar bile bakıyorlar gibidir.
Ve size her şey çok ağır gelir.
Evden işe diye çıkıp, akşama kadar dolaşan ve eve gelir gelmez “yorgunum” diyerek tek kelime konuşmayan babalara olduğu gibi…
Bir dakika evde dolaşsa; çocuğu belki bir şey ister diye uykusu olmasa bile yatan babalar gibi…
Kimse bilmez ama yatağa saklanan babalardır onlar.
Onlar aynı zamanda da karısından utanan; hayat arkadaşına, yol arkadaşına yabancılaşan erkeklerdir.
Fakirlik böyle bir şeydir.
“Yokluk terbiye eder” derler ya; inanın yalandır o.
Koca bir yalan.
Yokluk çekenler; mahkûm oldukları yoklukta eriyen, eridikçe yavaş yavaş yok olan insanlardır.
Çünkü yoklukla kişilikleri bastırılır.
Ve içi de, dışı da kayıp insanlar olurlar.
Fakirlik böyle bir şeydir.
Sadece gönül zenginliği yaratır yokluk.
Vereceklerinin kıymeti; veremediklerinden fazladır çünkü.
Susar o yüzden fakirler.
İçlerindeki zenginlikte kaybolurcasına…
Utandıklarını yerin dibine gömerler; kendilerini saklayamadıklarından
Umut dünyasının sonsuzluğunda kader diye sessizliklerinde avunurlar.
Başka yapacak bir şeyleri olmadığından.
Fakirlik böyle bir şeydir.
Utanırlar.
Utandıklarını yerin dibine gömerler; kendilerini saklayamadıklarından
Utanma duygusu; anlatılacak bir duygu değildir.
Öyle bir zamanda gelir ki…
Çaresiz teslim olursun.
Yataklarında saklanan babalar gibi…
https://twitter.com/yazmasamolmazdi
https://www.facebook.com/msincedemir
24 Eylül 2012 Pazartesi
FONDA MÜZİK
Karanlıkta denize girmek müthiş bir tecrübedir.
Keyfin tecrübesi…
Hele bunu bir tekneden değil de bir sahil kasabasında herkes çekildikten sonra yaparsanız; bunun inanılmaz keyifli olduğunu işte o anda, denize girdiğiniz o anda hissederek ve de hissettiğinizi yaşayarak anlarsınız.
Kulaçlarınız sizi sahilden uzaklaştırdığında, artık sahille aranıza deniz yerleştiğinde; bu sefer garip bir duyguya kapılırsınız.
Yalnızlık sarar sizi ama içinizdeki kimsesizliğiniz de; sizi sarmalayan yalnızlığınızı yalnız bırakmamıştır.
Hatta zaman zaman karanlık; tarifi zor bir korkuyu yalnızlığınıza ve kimsesizliğinize eşlik etsin diye içinize getirir.
Ve tabi deniz; dalgaların sessizliğindeki fon müziği ile hepsine ve o anınıza renk katarcasına size eşlik ediyordur.
Siz ise sadece dinleyici, sadece figüransınızdır.
Tıpkı yaşamınızda olduğu gibi…
Başrolünü sizin oynadığınız yaşamınızda bazen sadece figüran olduğunuzu anladığınız gibi…
Öyle çaresiz…
Öyle yalnız…
Öyle kimsesiz…
Öyle korkak…
Ve fonda bir müzikle…
14 Eylül 2012 Cuma
GÖZLER UNUTURSA SEVMEYİ
Gözler unutursa sevmeyi…
Tükenmiştir tüm hayaller.
Hayale dair yolun bitmiştir çünkü.
Artık sevgin anılarına yerleşmiş, geleceği başka rüzgârlara teslim etmiştir.
Gözler unutursa sevmeyi…
Ne sözler kalır ne de umut verenler.
Bir anda yalnızlaşırsın hayatta…
Hayatındaki onca kalabalığın içinde kimsesizleşirsin çünkü.
Gözler unutursa sevmeyi…
Aşk seni terk etmiştir.
Çırpınsan da geri gelmez.
Bulamazsın çünkü artık; sevgiyle sana bakanı, her anına hasret olanı.
Gözler unutursa sevmeyi…
Seni sana bırakmıştır; adı sende saklı olan sevgin.
Sensizliğe gitmiştir çünkü.
Artık yaşam senin için daha sevgisiz, sevgi daha anlamsızlaşmıştır çünkü.
Gözler unutursa sevmeyi…
Sen istediğin kadar unutma; ufuklarda gizlenenler bile senden gitmiştir.
Hayallerin terk etmiştir seni çünkü.
Gözler unutursa sevmeyi…
Ellerinde unutur; dokunmanın güzelliği de seni terk ettiğinden.
Dokunmaktan vazgeçtiğinde…
Ya da senden vazgeçildiğinde…
Gözler unutursa sevmeyi…
İçin almaz artık başka bir aşkı ve sevmeye dair her şeyi…
Kalbini kırıp, parçalayarak atmıştır yüreğinden seni çünkü…
Gözler unutursa sevmeyi…
Kırgınsındır umutlarına, hayallerine, aşkına…
Vazgeçildiğini bilirsin çünkü gözlerinle beraber sevginden ve senden…
Tükenmiştir tüm hayaller.
Hayale dair yolun bitmiştir çünkü.
Artık sevgin anılarına yerleşmiş, geleceği başka rüzgârlara teslim etmiştir.
Gözler unutursa sevmeyi…
Ne sözler kalır ne de umut verenler.
Bir anda yalnızlaşırsın hayatta…
Hayatındaki onca kalabalığın içinde kimsesizleşirsin çünkü.
Gözler unutursa sevmeyi…
Aşk seni terk etmiştir.
Çırpınsan da geri gelmez.
Bulamazsın çünkü artık; sevgiyle sana bakanı, her anına hasret olanı.
Gözler unutursa sevmeyi…
Seni sana bırakmıştır; adı sende saklı olan sevgin.
Sensizliğe gitmiştir çünkü.
Artık yaşam senin için daha sevgisiz, sevgi daha anlamsızlaşmıştır çünkü.
Gözler unutursa sevmeyi…
Sen istediğin kadar unutma; ufuklarda gizlenenler bile senden gitmiştir.
Hayallerin terk etmiştir seni çünkü.
Gözler unutursa sevmeyi…
Ellerinde unutur; dokunmanın güzelliği de seni terk ettiğinden.
Dokunmaktan vazgeçtiğinde…
Ya da senden vazgeçildiğinde…
Gözler unutursa sevmeyi…
İçin almaz artık başka bir aşkı ve sevmeye dair her şeyi…
Kalbini kırıp, parçalayarak atmıştır yüreğinden seni çünkü…
Gözler unutursa sevmeyi…
Kırgınsındır umutlarına, hayallerine, aşkına…
Vazgeçildiğini bilirsin çünkü gözlerinle beraber sevginden ve senden…
6 Eylül 2012 Perşembe
ÖZLEDİM SANIRIM
Sanki sen varmışsın yanımda,
Ben oturmuşum karşına, bacaklarımı çekmişim kendime sımsıkı
Elimde bir şiir kitabı, okuyorum sana fısıldar gibi
Ama ne ben farkındayım ağzımdan çıkan kelimeleri,
Ne de sen anlıyorsun…
Aklımızda sevda, bende sen, sende ben…
Sanki sen varmışsın yanımda,
Ben uzanmışım yatağa, sırtımı sana dayamışım
Bacaklarımız ayaklarımız karışmış birbirine
Ellerini dolamışsın bedenime, ensemde nefesini duyuyorum
Bir şeyler mırıldanıyorsun;
Gözlerimi mi özledin diyorsun yoksa…
Sanki sen varmışsın yanımda,
Yüzükoyun uzanmışım yanına, yüzümü gömmüşüm yastığa,
Hiçbir şey görmüyorum, duymuyorum, sadece bekliyorum,
Sonra bir dokunuş var hissettiğim, omzumda
Öyle hafif öyle sessiz ki
Sırtımda ılık bir meltem esintisi başlıyor sonra, arada dalgaların narin dokunuşu…
Kokunu duyuyorum…
Özledim sanırım seni ben…
4 Eylül 2012 Salı
GERDEK GECESİNİN RESMİ
Düğün resmi yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. O resimlerde damada ve geline; biraz da zorla ve bence zaman zaman komik denecek pozlar verdirildiğini yazmıştım.
Evet birbirlerini seven çiftlerin hayatlarını birleştirdiği zamanları hatırlatan veya o anı; çerçevelerin arasında kalsa bile yitip gidecek hafızallara karşı korumak; elbette çok özel ve güzel.
O yazımda kısaca; düğün resimlerinin daha doğal olması gerektiğini yazmıştım. Ama daha yazımın mürekkebi kurumadan gazetelere yeni bir haber düştü.
Artık düğün resminin dışında düğün gecesinin sabahının resimleri çekilmeye başlanmış.
Sadece iki kişiye ait özel bir gecenin sabahında çekilen resimler; eğer gizli kamera ile çekilmiyorlarsa, o resimler; benim bakış açıma göre kesinlikle sahtelerdir.
Bir anlamda poz verilerek çekilen resimlerdir. Ve bence en başta o iki kişinin kendi kendilerini kandırdıklarının belgesidir; aslında o resimler.
Ben düğün resimlerinde erkeğin diz çökmesinin bile sahteliğinden bahsetmişken, şimdi düğün gecesinin sabahında odaya ya da eve alınan fotografçıya; belki yatakta sarmaş dolaş, belki kahvaltı yaparken daha doğrusu yapar gibiyken resimler çekilecekmiş.
Diz boyu sahtekarlık yani...
Neymiş düğün fotografçılığında yeni bir trendmiş.
Yemişim bu trendi...
Sahtekarlar...
Evet birbirlerini seven çiftlerin hayatlarını birleştirdiği zamanları hatırlatan veya o anı; çerçevelerin arasında kalsa bile yitip gidecek hafızallara karşı korumak; elbette çok özel ve güzel.
O yazımda kısaca; düğün resimlerinin daha doğal olması gerektiğini yazmıştım. Ama daha yazımın mürekkebi kurumadan gazetelere yeni bir haber düştü.
Artık düğün resminin dışında düğün gecesinin sabahının resimleri çekilmeye başlanmış.
Sadece iki kişiye ait özel bir gecenin sabahında çekilen resimler; eğer gizli kamera ile çekilmiyorlarsa, o resimler; benim bakış açıma göre kesinlikle sahtelerdir.
Bir anlamda poz verilerek çekilen resimlerdir. Ve bence en başta o iki kişinin kendi kendilerini kandırdıklarının belgesidir; aslında o resimler.
Ben düğün resimlerinde erkeğin diz çökmesinin bile sahteliğinden bahsetmişken, şimdi düğün gecesinin sabahında odaya ya da eve alınan fotografçıya; belki yatakta sarmaş dolaş, belki kahvaltı yaparken daha doğrusu yapar gibiyken resimler çekilecekmiş.
Diz boyu sahtekarlık yani...
Neymiş düğün fotografçılığında yeni bir trendmiş.
Yemişim bu trendi...
Sahtekarlar...
3 Eylül 2012 Pazartesi
DÜĞÜN RESİMLERİ
Düğün resimlerine dikkat etiniz mi bilmem ama edenler gayet iyi bilirler.
Hemen hemen tüm düğün resimlerinde, daha doğrusu stüdyolarda veya profesyoneller tarafından çekilen düğün resimlerinde; bir hikâye ya da resme özellik katmaya çalışılmak istercesine verilen, daha doğrusu gelin ve damada verdirilen pozlar vardır.
Geçenlerde okuduğum gazetelerin birinde; deniz kenarında çekilen bir düğün resminde gelin; elindeki gelin çiçeğini karşısında ve ondan yaklaşık iki metre uzağındaki damada doğru uzatıyordu.
Gelin biraz belinden eğilmiş halde elindeki gelin çiçeğini damada doğru uzatırken, damatta bir eli cebinde olduğu halde diğer elini çiçeğe doğru uzatıyordu.
Ki aslına bakarsanız; zaten ne çiçek öyle verilmek için uzatılır, ne de onu almak için el; öyle uzatılır.
Neden gelinle damada böyle garip ve bence zaman zamanda komik pozlar verilir; anlamak mümkün değil.
Değil ama “Stüdyoda ya da profesyonel birisi tarafından çekilmiş olan düğün resimlerinde; hep böyle garip pozlar vardır” derken iddialıyım.
Evliler ve böyle resim çektirenler bilirler; çünkü onların evlerinde mutlaka böyle poz vermiş oldukları düğün resimleri illaki vardır.
Mesela erkeğin diz çökmüş halinin yer aldığı bir resim hemen hemen her evde evliliğin ilk gününden hatıradır.
Ki zaten o resmin dışında da bir daha erkek eşinin önünde diz falan çökmez. Belki de o yüzden böyle bir poz; evlilik resimleri arasında çok popülerdir.
Kim bilir belki de kadının hayat boyu için için sığındığı bir enstantanedir.
Sonra mutlaka çoğu gelinin nazlanır edaları ile damada arkasını dönmüş bir resmi de vardır.
Hayatı boyunca nazlanacağını sanarak keyifle verdiği…
Ama aslında bir ömür erkeğin nazını çekeceğini bilmediğinin resmidir o resim.
Ve tabiî ki o an; resmi çekenin hayal gücü ve yaratıcılığının eseri bir poz; olanca sahteliği ile geline ve damada verdirilmiştir.
Tekrarı olmayan ve resim güzel olsun diye zaman zaman zoraki gülümsendiği belli olan resimlerdir onlar.
Evet, anıdır ama neden doğal anıların değil de böyle sahte anıların peşindeyiz, gerçek yerine böyle sahte ve garip şekillere bürünerek resim çektiririz; anlamak mümkün değil.
Değil ama değil diye diye bu resimler çektirilmeye devam edilecektir onu da bilirim.
Es kaza “ben böyle bir resim çektirmeyeceğim” diyen çıkarsa; yeminle dediğine bin defa pişman olacaktır.
Ki zaten ondan sonra gülse bile gülmesi gülme olmaz ve içindeki isteksizlik; resimle sabitlenen yüzündeki sahtekârlığa gizlenmiş olur.
Hemen hemen tüm düğün resimlerinde, daha doğrusu stüdyolarda veya profesyoneller tarafından çekilen düğün resimlerinde; bir hikâye ya da resme özellik katmaya çalışılmak istercesine verilen, daha doğrusu gelin ve damada verdirilen pozlar vardır.
Geçenlerde okuduğum gazetelerin birinde; deniz kenarında çekilen bir düğün resminde gelin; elindeki gelin çiçeğini karşısında ve ondan yaklaşık iki metre uzağındaki damada doğru uzatıyordu.
Gelin biraz belinden eğilmiş halde elindeki gelin çiçeğini damada doğru uzatırken, damatta bir eli cebinde olduğu halde diğer elini çiçeğe doğru uzatıyordu.
Ki aslına bakarsanız; zaten ne çiçek öyle verilmek için uzatılır, ne de onu almak için el; öyle uzatılır.
Neden gelinle damada böyle garip ve bence zaman zamanda komik pozlar verilir; anlamak mümkün değil.
Değil ama “Stüdyoda ya da profesyonel birisi tarafından çekilmiş olan düğün resimlerinde; hep böyle garip pozlar vardır” derken iddialıyım.
Evliler ve böyle resim çektirenler bilirler; çünkü onların evlerinde mutlaka böyle poz vermiş oldukları düğün resimleri illaki vardır.
Mesela erkeğin diz çökmüş halinin yer aldığı bir resim hemen hemen her evde evliliğin ilk gününden hatıradır.
Ki zaten o resmin dışında da bir daha erkek eşinin önünde diz falan çökmez. Belki de o yüzden böyle bir poz; evlilik resimleri arasında çok popülerdir.
Kim bilir belki de kadının hayat boyu için için sığındığı bir enstantanedir.
Sonra mutlaka çoğu gelinin nazlanır edaları ile damada arkasını dönmüş bir resmi de vardır.
Hayatı boyunca nazlanacağını sanarak keyifle verdiği…
Ama aslında bir ömür erkeğin nazını çekeceğini bilmediğinin resmidir o resim.
Ve tabiî ki o an; resmi çekenin hayal gücü ve yaratıcılığının eseri bir poz; olanca sahteliği ile geline ve damada verdirilmiştir.
Tekrarı olmayan ve resim güzel olsun diye zaman zaman zoraki gülümsendiği belli olan resimlerdir onlar.
Evet, anıdır ama neden doğal anıların değil de böyle sahte anıların peşindeyiz, gerçek yerine böyle sahte ve garip şekillere bürünerek resim çektiririz; anlamak mümkün değil.
Değil ama değil diye diye bu resimler çektirilmeye devam edilecektir onu da bilirim.
Es kaza “ben böyle bir resim çektirmeyeceğim” diyen çıkarsa; yeminle dediğine bin defa pişman olacaktır.
Ki zaten ondan sonra gülse bile gülmesi gülme olmaz ve içindeki isteksizlik; resimle sabitlenen yüzündeki sahtekârlığa gizlenmiş olur.
30 Ağustos 2012 Perşembe
TÜRK YILDIZLARI
Gökyüzünün kartalları, havadaki gururlarımız Türk Yıldızları; her 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda tehlikeli bir şekilde gösteri uçuşları yaparak, izleyenleri heyecanlandırır ve gösteri bittiği anda; sadece alkış değil, yürekten söylenen “helal olsun” sözlerini hak ederek alırlar.
Bugün de alacaklarına eminim…
Pilotlarımız zaman zaman ters uçarak, zaman zaman kullandıkları uçakları; sanki uzaktan kumanda ile yönetiyorlarmış gibi izleyenlere “yok artık” dedirtecek kadar tehlikeli ve bence korkutucu şekilde riskli kullanırlar.
Hiç unutmuyorum 2009 yılındaki 30 Ağustos törenleri sırasında; “Türk Yıldızları” adı verilen ve sekiz uçaktan oluşan uçak filosu; riskli ve tehlikeli şekilde birbirlerine bir metre uzaklıkta uçmuşlardı.
Bunu; gösteriyi anlatan komutan söylemişti.
Ki her gösteride aynı mesafeyle uçtuklarına eminim.
Çünkü onlar gerçekten korkusuz ve becerikliler.
Çünkü onlar Türk Yıldızları…
Ama düşünsenize; iki uçağın aralarındaki mesafe bir metre, şaka değil sadece bir metre...
Normal boylarda bir insanın, ellerini iki yana açtığındaki mesafe bile uçakların arasındaki mesafeden daha fazladır.
Gözünüze bir metrenin ne kadar olduğunu getirin ve bunun bir ucunda bir savaş uçağının kanadının, diğer ucunda da başka bir savaş uçağının kanadının olduğunu düşünün.
Yani iki kanadın arasında olduğunuzu düşünün...
Ve havadasınız; heyecanlı değil mi?
Kanatların birbirlerine en ufak teması halinde; en iyi ihtimalle iki savaş uçağı ziyan olacaktır. Pilotlarımızın kurtuldukları varsayımla en iyi…
Riski hissedebildiniz mi?
Şimdi kendi kendinize sorun lütfen; sadece gösteri amaçlı bir uçuş için milyonlarca dolara mal olan savaş uçakları riske atılır mı?
Sadece gösteri amaçlı bir uçuş için; onca emekle yetişen, gözbebeğimiz pilotlarımızın canı riske atılır mı?
Peki, bu kadar önemli riskler silsilesinin sorumluğunu kim alıyor?
Ondan da önemlisi niye alıyor?
Bence bu gösteri uçuşları artık yapılmamalıdır.
Ama illaki yapılacaksa da en az risk göze alınarak, mesela iki uçak arasında beş on metre civarında bir mesafe korunarak yapılmalıdır.
Bu fikrime katılır mısınız bilmem ama lütfen bizim gururla seyrettiğimiz bir gösteri için, belki de onlarca kez aynı risk altında uçarak hazırlanan bu genç, dinamik ve gözü pek pilotlarımızın ailelerini düşünün.
Onların duyguları sadece gurur mudur acaba?
Onlar, evlatlarının canları pahasına yaptıkları bu gösteriden dolayı nasıl tedirgin oluyorlardır tahmin edebiliyor musunuz?
Sizi bilmem ama ben ediyorum…
Çünkü şehit bir pilotun; Türk Yıldızları şapkasına sahibim.
Gururla ama hüzünlü bir gururla…
30 Ağustos Zafer Bayramınız kutlu olsun…
15 Ağustos 2012 Çarşamba
ŞEHİT BABASININ YÜREĞİNDEN
Gecenin karanlığı onun içindeki karanlıkta kaybolmuştur.
Yaşlı yüreğinin yaşamla mücadele etme gücü zaten azalmışken, artık o; azalan gücü de, yaşamayı da istemiyordur.
Çünkü nefes aldığı her dakika ona fazla geliyor ve geceyi sabaha yolcu ederken, bir türlü tükenmeyen gözyaşları ile kalan yaşam yolculuğunun zoraki yoldaşı olduğunu biliyordur.
Uykuyu ona haram eden gecelerde pencereye yansıyan yüzü; sanki onun değil de bakmaya, dokunmaya kıyamadığının hasret kaldığı yüzüdür.
Artık nereye baksa gördüğü ve bir daha hiç unutmayacağının gülümseyen yüzüdür.
O gülümsemeye dayanamayarak akan gözyaşlarını nasıl tutabilirdi ki?
Nasıl içindeki acıyı saklayabilirdi ki?
O da saklayamıyordu, saklayamazdı da…
Çünkü artık yüreği çektiği acıya dayanamıyordu.
Evet dimdik durmuştu.
Evet, acısını gururunu aynı anda yaşamıştı.
Çünkü öyle hissetmişti.
Ama artık gururu gitmiş, acısı içine iyice yerleşmiş ve her dakika sanki içini çürütür olmuştu.
Buna dayanamayacağını, yüreğinin bunu kaldıramayacağını biliyordu.
Zaten nasıl dayanabilirdi ki?
Nasıl içindeki acıyı tüketebilirdi ki?
Böyle bir acıyla kim baş etmişti de o edebilecekti?
Sonra başını salonun başköşesine çevirip, içindeki acının resmine baktı. Bakmaya doyamadığının resmine…
Artık gözyaşlarını silmeye mecali olmayan ellerini; karanlığın ötesindeki evladının resmine doğru uzattı.
Sanki” neredesin” der gibi…
Sanki “gel” der gibi…
Sanki “yanına al beni” der gibi…
Gündüzleri sessiz ve içine kapanık geçirirken, geceleri sabaha kadar; o resimle konuşarak yarasını sıcak tuttuğunu haykırır gibi…
“Şehit babası olmak böyle bir şey” der gibi…
Ölene kadar; yalnızca acıyla yoldaş olmaya mahkûm olan nice babalar gibi…
Evladına hasreti; gözyaşlarına yerleştirmiş gibi ağladıkça ağladı.
Umutlarını kaybetmişliği ile…
Yaşamdan vazgeçmişliği ile…
İçindeki karanlığındaki yalnızlığında…
“Niye?” diye sorar gibi…
Yaşlı yüreğinin yaşamla mücadele etme gücü zaten azalmışken, artık o; azalan gücü de, yaşamayı da istemiyordur.
Çünkü nefes aldığı her dakika ona fazla geliyor ve geceyi sabaha yolcu ederken, bir türlü tükenmeyen gözyaşları ile kalan yaşam yolculuğunun zoraki yoldaşı olduğunu biliyordur.
Uykuyu ona haram eden gecelerde pencereye yansıyan yüzü; sanki onun değil de bakmaya, dokunmaya kıyamadığının hasret kaldığı yüzüdür.
Artık nereye baksa gördüğü ve bir daha hiç unutmayacağının gülümseyen yüzüdür.
O gülümsemeye dayanamayarak akan gözyaşlarını nasıl tutabilirdi ki?
Nasıl içindeki acıyı saklayabilirdi ki?
O da saklayamıyordu, saklayamazdı da…
Çünkü artık yüreği çektiği acıya dayanamıyordu.
Evet dimdik durmuştu.
Evet, acısını gururunu aynı anda yaşamıştı.
Çünkü öyle hissetmişti.
Ama artık gururu gitmiş, acısı içine iyice yerleşmiş ve her dakika sanki içini çürütür olmuştu.
Buna dayanamayacağını, yüreğinin bunu kaldıramayacağını biliyordu.
Zaten nasıl dayanabilirdi ki?
Nasıl içindeki acıyı tüketebilirdi ki?
Böyle bir acıyla kim baş etmişti de o edebilecekti?
Sonra başını salonun başköşesine çevirip, içindeki acının resmine baktı. Bakmaya doyamadığının resmine…
Artık gözyaşlarını silmeye mecali olmayan ellerini; karanlığın ötesindeki evladının resmine doğru uzattı.
Sanki” neredesin” der gibi…
Sanki “gel” der gibi…
Sanki “yanına al beni” der gibi…
Gündüzleri sessiz ve içine kapanık geçirirken, geceleri sabaha kadar; o resimle konuşarak yarasını sıcak tuttuğunu haykırır gibi…
“Şehit babası olmak böyle bir şey” der gibi…
Ölene kadar; yalnızca acıyla yoldaş olmaya mahkûm olan nice babalar gibi…
Evladına hasreti; gözyaşlarına yerleştirmiş gibi ağladıkça ağladı.
Umutlarını kaybetmişliği ile…
Yaşamdan vazgeçmişliği ile…
İçindeki karanlığındaki yalnızlığında…
“Niye?” diye sorar gibi…
30 Temmuz 2012 Pazartesi
HER GÜN BAŞKA BİRİSİYLE ÖPÜŞMEK
Televizyonda yabancı kaynaklı ve muhtemelen büyük ödüllü bir yarışma programında genç bir adam; program formatında seçilen onlarca kadının arasında kendine eş arıyor.
Kanallar arası dolaşırken tesadüfen denk düştüğüm programda; anladığım kadarı ile yarışmadaki genç kadınların aileleri ile tanışma faslıydı.
Belli ki delikanlı o günü gelin adaylarından birisi ile baş başa geçiriyor ve kızın ailesi ile tanışıyordu.
Böylece eğer evlenmeye karar verirse; evleneceği kadının ailesini de önceden görmüş oluyordu.
Buraya kadar ne normal, ne değil tartışmasına hiç girmiyorum.
Evliliğin önemli olduğuna ve evlenecek çiftlerin birbirlerini yeterince tanımaları gerektiğine sonuna kadar inanan birisiyim.
Yani görücü usulü ile evlenme bana ters.
Ama bu daha da ters…
Neyse efendim yarışmada genç delikanlı ve günün eş adayı; tamamen sevgili gibi davranarak o günü öyle geçiriyorlardı.
Sevgili olunca da haliyle olaya dudaklar karışıyor ve her fırsatta öpüşüyorlardı.
Ama uzun uzun öpüşüyorlardı.
Evet, öpüşmek çok iyidir.
Çiftlerin birbirlerini iyi hissetmelerin sağlar.
Evet, çiftlerin birbirlerine sevgilerini gösterir.
Evet, aidiyet duygusunu yaşatır.
Evet, o anda kendinizi iyi hissetmenizi sağlar.
Tüm bunları ve bunların dışında aklıma şu anda gelmeyen bir sürü iyi şeyi de eminim sağlar.
Çünkü o anda güvendiğiniz kollardasınızdır.
Ama bana bu programdaki öpüşmeler ters geldi.
Çünkü yaklaşık on kadar eş adayının her biri ile farklı bir gün geçiren damat adayı; her gün yeni bir sevgiliyle aşk yaşıyor gibiydi.
Ve her gün farklı bir gelin adayı ile ateşli bir şekilde öpüşebiliyordu.
Evet, o bunu yapabiliyordu da bunu benim kabullenmem mümkün değil.
Mide meselesi yani…
Çünkü bence kadın ya da erkek; her gün başka birisiyle ateşli öpüşmeler yaşayamaz.
Bu mümkün değildir.
Eğer yaşıyorsa; bilin ki içinde sahtekârlık vardır.
Çünkü bir insanın sevmediği birisiyle ateşli bir şekilde öpüşebileceğini benim aklım hiç kesmiyor.
Ve inşallah da aklım hiçbir zaman kesmez.
Ters yani…
Gelin adayları için bu biraz su götürebilir.
Şöyle ki bir gelin adayının bu derece ateşli öpüşmesi; ancak bir gün öncesini bilmemesinden ya da damat adayının bir gün sonrası başka bir gelin adayı ile öpüşeceğini düşünmemelerinden kaynaklanabilir.
En iyimser yaklaşımla…
Tabi bir de muhtemelen yarışma nedeniyle söz konusu olan ortadaki büyük pastayı başkasına kaptırmamanın getirdiği içlerindeki hırstır; böyle ateşli olmalarının nedeni.
Yoksa onlarında bu derece ateşli olacaklarını sanmıyorum.
Ayrıca kadın ya da erkek hiç fark etmez; âşık bir kişinin, seven bir kişinin sevgi içindeyken başka birisiyle öpüşmesi kolay değildir.
Kolay hazmedilir hiç değildir.
Çünkü bu bırakın sevdiği kişiye ihaneti, kendine ihanettir.
Ve böyle bir durumu; az biraz içinde duygu olan birisi kesinlikle kaldıramaz.
Çünkü bu ruha baskıdır, bu iç huzuru kaybetmektir.
Çünkü öpüşmek; içinizdeki sevginin dudaklarınızdan sevdiğinizin dudaklarına yolculuğudur.
Asla benzeri yoktur ve asla gerçek anlamda taklit edilemez.
Çünkü öpüşmek; duygusal bir fırtınadır.
Kanallar arası dolaşırken tesadüfen denk düştüğüm programda; anladığım kadarı ile yarışmadaki genç kadınların aileleri ile tanışma faslıydı.
Belli ki delikanlı o günü gelin adaylarından birisi ile baş başa geçiriyor ve kızın ailesi ile tanışıyordu.
Böylece eğer evlenmeye karar verirse; evleneceği kadının ailesini de önceden görmüş oluyordu.
Buraya kadar ne normal, ne değil tartışmasına hiç girmiyorum.
Evliliğin önemli olduğuna ve evlenecek çiftlerin birbirlerini yeterince tanımaları gerektiğine sonuna kadar inanan birisiyim.
Yani görücü usulü ile evlenme bana ters.
Ama bu daha da ters…
Neyse efendim yarışmada genç delikanlı ve günün eş adayı; tamamen sevgili gibi davranarak o günü öyle geçiriyorlardı.
Sevgili olunca da haliyle olaya dudaklar karışıyor ve her fırsatta öpüşüyorlardı.
Ama uzun uzun öpüşüyorlardı.
Evet, öpüşmek çok iyidir.
Çiftlerin birbirlerini iyi hissetmelerin sağlar.
Evet, çiftlerin birbirlerine sevgilerini gösterir.
Evet, aidiyet duygusunu yaşatır.
Evet, o anda kendinizi iyi hissetmenizi sağlar.
Tüm bunları ve bunların dışında aklıma şu anda gelmeyen bir sürü iyi şeyi de eminim sağlar.
Çünkü o anda güvendiğiniz kollardasınızdır.
Ama bana bu programdaki öpüşmeler ters geldi.
Çünkü yaklaşık on kadar eş adayının her biri ile farklı bir gün geçiren damat adayı; her gün yeni bir sevgiliyle aşk yaşıyor gibiydi.
Ve her gün farklı bir gelin adayı ile ateşli bir şekilde öpüşebiliyordu.
Evet, o bunu yapabiliyordu da bunu benim kabullenmem mümkün değil.
Mide meselesi yani…
Çünkü bence kadın ya da erkek; her gün başka birisiyle ateşli öpüşmeler yaşayamaz.
Bu mümkün değildir.
Eğer yaşıyorsa; bilin ki içinde sahtekârlık vardır.
Çünkü bir insanın sevmediği birisiyle ateşli bir şekilde öpüşebileceğini benim aklım hiç kesmiyor.
Ve inşallah da aklım hiçbir zaman kesmez.
Ters yani…
Gelin adayları için bu biraz su götürebilir.
Şöyle ki bir gelin adayının bu derece ateşli öpüşmesi; ancak bir gün öncesini bilmemesinden ya da damat adayının bir gün sonrası başka bir gelin adayı ile öpüşeceğini düşünmemelerinden kaynaklanabilir.
En iyimser yaklaşımla…
Tabi bir de muhtemelen yarışma nedeniyle söz konusu olan ortadaki büyük pastayı başkasına kaptırmamanın getirdiği içlerindeki hırstır; böyle ateşli olmalarının nedeni.
Yoksa onlarında bu derece ateşli olacaklarını sanmıyorum.
Ayrıca kadın ya da erkek hiç fark etmez; âşık bir kişinin, seven bir kişinin sevgi içindeyken başka birisiyle öpüşmesi kolay değildir.
Kolay hazmedilir hiç değildir.
Çünkü bu bırakın sevdiği kişiye ihaneti, kendine ihanettir.
Ve böyle bir durumu; az biraz içinde duygu olan birisi kesinlikle kaldıramaz.
Çünkü bu ruha baskıdır, bu iç huzuru kaybetmektir.
Çünkü öpüşmek; içinizdeki sevginin dudaklarınızdan sevdiğinizin dudaklarına yolculuğudur.
Asla benzeri yoktur ve asla gerçek anlamda taklit edilemez.
Çünkü öpüşmek; duygusal bir fırtınadır.
26 Temmuz 2012 Perşembe
YARIMSINIZDIR
Yarım yaşıyorsunuzdur.
Hep bir hayalin peşinden koşarken gerçekle mücadele halindesinizdir. Çünkü o peşinden koştuğunuz hayale ulaşınca; tam olacak, ancak o zaman tam hissedeceksinizdir yaşadığınızı, yaşamdan aldığınız keyfi ve en önemlisi de kendinizi…
O yüzden tam değildir huzurunuz, tam değildir hissettiğiniz mutluluğunuz. Tabi mutluysanız…
Zaten yaşam; her anı size zehir etmek için olmadık numaraları olmadık zamanlarda yapmış ya da yapmaya devam ediyordur.
Yani aslında yapacağınız fazlaca bir şey yoktur.
Yani baştan beri yarımsınızdır.
Bir ömür hayalden hayale koşarken size ayrılan yaşam sürenizi heba etmiş, heba edercesine geçen zamanlar boyunca da oyalanır durmuşsunuzdur.
Bir adım öteniz; hep beklediğiniz huzurunuzsa ve huzurunuza ulaşmak için atmanız gereken o adımı bir türlü atamıyorsanız ve hayaliniz; siz ona yaklaştıkça sizden uzaklaşıyorsa ya da yaklaştıkça aslında ona hiç ulaşamayacağınızı anladığınız bir hayalse; siz zaten yarımsınızdır.
Ve hep yarım kalacaksınızdır.
Çünkü yaşam; hayalinizi başkasına, başkalarına ya da asla müdahale edemeyeceklerinize bağlamıştır.
O yüzden siz de elinizdekileri en sıcak hali ile yaşıyor ama bir türlü o mutlu, huzurlu günlerinize ulaşamıyorsunuzdur.
O yüzden hayalleriniz hayal olarak kalıyordur.
Umutla başladığınız o hayalleriniz; umutsuzlukları size göstere göstere yarım yaşadığınızı size öğretiyordur.
Kendinize söylemekten korktuğunuz gerçeklerinizi hatırlattığı gibi…
Saklanamadığınız, belki de geçmişinizde sakladığınız ya da kaybettiğiniz kayıp yarınlarınız gibi…
Gülen yüzünüze yansıyan yaşama kırgın yüreğiniz gibi…
Yarımsınızdır.
Çünkü yarım yaşıyor ve ne yazık ki ne yaparsanız yapın daima kendinizi yarım hissediyorsunuzdur.
Yarımsınızdır.
Daha da kötüsü diğer yarınızdan her geç geçen gün biraz daha uzak düşüyorsunuzdur.
Kendinize bile söylemekten korktuğunuz anlarda; hissettiğiniz duygularınızda kaybolurken.
Hep bir hayalin peşinden koşarken gerçekle mücadele halindesinizdir. Çünkü o peşinden koştuğunuz hayale ulaşınca; tam olacak, ancak o zaman tam hissedeceksinizdir yaşadığınızı, yaşamdan aldığınız keyfi ve en önemlisi de kendinizi…
O yüzden tam değildir huzurunuz, tam değildir hissettiğiniz mutluluğunuz. Tabi mutluysanız…
Zaten yaşam; her anı size zehir etmek için olmadık numaraları olmadık zamanlarda yapmış ya da yapmaya devam ediyordur.
Yani aslında yapacağınız fazlaca bir şey yoktur.
Yani baştan beri yarımsınızdır.
Bir ömür hayalden hayale koşarken size ayrılan yaşam sürenizi heba etmiş, heba edercesine geçen zamanlar boyunca da oyalanır durmuşsunuzdur.
Bir adım öteniz; hep beklediğiniz huzurunuzsa ve huzurunuza ulaşmak için atmanız gereken o adımı bir türlü atamıyorsanız ve hayaliniz; siz ona yaklaştıkça sizden uzaklaşıyorsa ya da yaklaştıkça aslında ona hiç ulaşamayacağınızı anladığınız bir hayalse; siz zaten yarımsınızdır.
Ve hep yarım kalacaksınızdır.
Çünkü yaşam; hayalinizi başkasına, başkalarına ya da asla müdahale edemeyeceklerinize bağlamıştır.
O yüzden siz de elinizdekileri en sıcak hali ile yaşıyor ama bir türlü o mutlu, huzurlu günlerinize ulaşamıyorsunuzdur.
O yüzden hayalleriniz hayal olarak kalıyordur.
Umutla başladığınız o hayalleriniz; umutsuzlukları size göstere göstere yarım yaşadığınızı size öğretiyordur.
Kendinize söylemekten korktuğunuz gerçeklerinizi hatırlattığı gibi…
Saklanamadığınız, belki de geçmişinizde sakladığınız ya da kaybettiğiniz kayıp yarınlarınız gibi…
Gülen yüzünüze yansıyan yaşama kırgın yüreğiniz gibi…
Yarımsınızdır.
Çünkü yarım yaşıyor ve ne yazık ki ne yaparsanız yapın daima kendinizi yarım hissediyorsunuzdur.
Yarımsınızdır.
Daha da kötüsü diğer yarınızdan her geç geçen gün biraz daha uzak düşüyorsunuzdur.
Kendinize bile söylemekten korktuğunuz anlarda; hissettiğiniz duygularınızda kaybolurken.
17 Temmuz 2012 Salı
KENDİNLE HESABIN VARSA
İçin sıkkınsa vardır bir hesabın.
Ya yaşamla, ya birileriyle, en kötüsü ise kendinle olan hesabındır.
Tüm hesapları öyle ya da böyle kapatırsın.
Kalsa kalsa belki biraz alacak verecek kalır.
Ama o da inanın çok koymaz.
Koysa da koyduğu ile kalır ve zamanla unutulur gider.
Daha gitmeden yerini yeni alacak vereceklere bırakmıştır bile çünkü…
Ama eğer hesabın kendinleyse; işte o zaman zordur her şey.
Her şeyin tatsızlaşmış, sana da her şeyi tatsızlaştırmıştır.
Yavandır aldığın nefes, baktığın gözler, belki zoraki dokundukların.
Yavandır ufuklara sakladığın hayallere ulaşma çaban.
Çünkü o hayaller senden uzaklaşmıştır.
Uzaklaşıp kaybolmuştur sessizce.
Yavandır hissettiğin insana dair her şey. Birden bire nedensizce tüm duyguların yok olmuş gibidir.
O yüzden konuşmak bile istemezsin.
Çünkü küsmüştür; dilin yüreğine, yüreğine küsenlere nispet edercesine…
Zordur yani kendinle hesaplaşman.
Çünkü bir türlü kapanmaz. Kapatmak için kendince bahaneler sökmez.
Çünkü yalan dolan hep birbirine dolanır.
Gerçekler ise yürekte sırtındaki hançer yarası gibi kanıyordur.
Kapanmaz o yüzden kendinle hesabın.
Hiçbir ilacı yok gibidir ya da kendine ilaç sen değilsindir zaten.
İlaç olandan dolayı kaybolmaların bile hesapsızlaşmıştır.
Yavandır çünkü yaşam artık.
Kapatmaktan vazgeçtiğin hesabınla yaşıyorsundur çünkü.
Bir ömür açık kalacaktır o hesabın.
O yüzden de kendinle hesabın en kötüsüdür.
Anlatamazsın.
Çünkü sen bile tam manası ile anlayamazsın.
“Anladım” dersin olanca inancınla ama karanlık geceler; sabaha merhaba derken, sen de kendine “neden” diye sorarsın.
Kendine sessizliğinde…
İçin için ağlarken.
O yüzden anlatamazsın gözyaşlarına bile anlatamadığını başkalarına.
Zordur yani kendinle hesabın.
Hele yalnızsan, hele yüreğine dokunan yoksa en acısı da kaybettiysen onu…
“Gel bu hesabı birlikte ödeyelim” diyen sırtını dönmüşse eğer; olmaz, bir türlü olmaz.
Çünkü nefesin bile yavandır.
Zordur yani kendinle hesaplaşman.
O yüzden vazgeçersin; vazgeçildiğini kabullenerek yaşamdan.
Ve sonra bir ömür; sahte gülüşlere, anlamsız anılara kurban olursun.
“Aşk sadece içeriden yıkılabilen bir kaledir, sadece âşıkların birbirini yemesiyle yok olur” diyen üstadın dediği gibi; sende kendi kendini yer ve bitirsin.
Zordur kendinle hesabının olması.
Kapanmaz çünkü…
Ya yaşamla, ya birileriyle, en kötüsü ise kendinle olan hesabındır.
Tüm hesapları öyle ya da böyle kapatırsın.
Kalsa kalsa belki biraz alacak verecek kalır.
Ama o da inanın çok koymaz.
Koysa da koyduğu ile kalır ve zamanla unutulur gider.
Daha gitmeden yerini yeni alacak vereceklere bırakmıştır bile çünkü…
Ama eğer hesabın kendinleyse; işte o zaman zordur her şey.
Her şeyin tatsızlaşmış, sana da her şeyi tatsızlaştırmıştır.
Yavandır aldığın nefes, baktığın gözler, belki zoraki dokundukların.
Yavandır ufuklara sakladığın hayallere ulaşma çaban.
Çünkü o hayaller senden uzaklaşmıştır.
Uzaklaşıp kaybolmuştur sessizce.
Yavandır hissettiğin insana dair her şey. Birden bire nedensizce tüm duyguların yok olmuş gibidir.
O yüzden konuşmak bile istemezsin.
Çünkü küsmüştür; dilin yüreğine, yüreğine küsenlere nispet edercesine…
Zordur yani kendinle hesaplaşman.
Çünkü bir türlü kapanmaz. Kapatmak için kendince bahaneler sökmez.
Çünkü yalan dolan hep birbirine dolanır.
Gerçekler ise yürekte sırtındaki hançer yarası gibi kanıyordur.
Kapanmaz o yüzden kendinle hesabın.
Hiçbir ilacı yok gibidir ya da kendine ilaç sen değilsindir zaten.
İlaç olandan dolayı kaybolmaların bile hesapsızlaşmıştır.
Yavandır çünkü yaşam artık.
Kapatmaktan vazgeçtiğin hesabınla yaşıyorsundur çünkü.
Bir ömür açık kalacaktır o hesabın.
O yüzden de kendinle hesabın en kötüsüdür.
Anlatamazsın.
Çünkü sen bile tam manası ile anlayamazsın.
“Anladım” dersin olanca inancınla ama karanlık geceler; sabaha merhaba derken, sen de kendine “neden” diye sorarsın.
Kendine sessizliğinde…
İçin için ağlarken.
O yüzden anlatamazsın gözyaşlarına bile anlatamadığını başkalarına.
Zordur yani kendinle hesabın.
Hele yalnızsan, hele yüreğine dokunan yoksa en acısı da kaybettiysen onu…
“Gel bu hesabı birlikte ödeyelim” diyen sırtını dönmüşse eğer; olmaz, bir türlü olmaz.
Çünkü nefesin bile yavandır.
Zordur yani kendinle hesaplaşman.
O yüzden vazgeçersin; vazgeçildiğini kabullenerek yaşamdan.
Ve sonra bir ömür; sahte gülüşlere, anlamsız anılara kurban olursun.
“Aşk sadece içeriden yıkılabilen bir kaledir, sadece âşıkların birbirini yemesiyle yok olur” diyen üstadın dediği gibi; sende kendi kendini yer ve bitirsin.
Zordur kendinle hesabının olması.
Kapanmaz çünkü…
16 Temmuz 2012 Pazartesi
CACIK
Kadın kısmısının bir deri bir kemik bile olsa; her şeye bahane bulma konusundaki üstün özelliklerinin sonucu olarak illaki bir şekilde haşir neşir olduğu ve adına diyet denilen organizasyonla biricik kızımda yakın zamanda tanıştı.
Onu onunla birlikte yediğinde; öyleyken böyle olur, bunu da bundan seksen dört dakika sonra yersen; böyleyken öyle olur mantığı ile oluşturulmuş ve bence garip ötesi olan bir diyet yapıyor.
Ve bu garipliklerinden birisi olarak günün kel alaka bir anında başka bir şeyin 78 dakika sonrasına denk gelen bir zamanında yemek zorunda olduğu cacıktan muhtemelen yaptığı garipliklere ortak yapmak maksadıyla bana da bir tas ikramda bulundu.
Garipliklere bünyemin zaten uygun olduğu ve ondan gelen her şeye kafadan gönüllü olduğum için ikramını severek kabullendim.
Ama bunun benim açımdan farklı birkaç önemi de var.
Şöyle ki kendileri yani biricik kızımın; hanımların, genç kızların sıklıkla kullandıkları ve evlerde mutfak denilen mekânla uzaktan yakından pek ilgileri yoktur. Bu açıdan onun ilklerine şahit olmak babında ciddi bir önemi vardı.
Gönüllü olmamak olmazdı. Bu fırsat kaçmazdı yani…
İkincisi kendileri; bana vereceği de dâhil olmak üzere toplamda altı üstü iki kâse cacık yapabilmek için yaklaşık altı buçuk saat uğraşarak kırılması güç bir rekoru kırmışlardı.
Her halükarda emeğe saygı babında önemliydi yani…
Bence cacık yapımının bu kadar sürebilmesi için ya binlerce kâse cacık yapılmış olması ya da ısrarla cacık olmak istemeyen hıyarlarla ciddi bir mücadele yapılmış olması gerekiyordu.
Ayrıca sonradan yaptığımız tespite göre; evimizin ev halkı tarafından az kullanılan bu mekânında gerçekleşen bu cacık operasyonunda yaklaşık sekiz kilo hıyar telef olmuş.
Üstüne altı buçuk saat süren yoğun emekler sonrası yapımı gerçekleştikten sonra önüme gelen cacık kâsesindeki şeyin cacık olduğu konusunda inanın 16. Noterin şahadetine ihtiyaç vardı.
Herkes tarafından cacık diye bilinen ve en klasik olarak yoğurt ve hıyardan oluşan cacık; kızımın tamamen üstün yeteneğinin bir sonucu olarak tarifi anlatılmaz bir lezzete bürünmüştü. Bu tamamen onun tescilli üstün zekâsından kaynaklanıyor olabilirdi.
O yüzden yaratıcılığına laf söylemek elbette haddimiz değil.
Ancak daha aldığım ilk kaşıkla damak zevkimin çektiği eziyetten sonra ağzımın aniden kitlenmesi; ikinci kaşığa hakaret gibiydi ama yapacak bir şey yoktu.
Bilinçsiz bir tepki yani…
Güzel kızım; ağzıma aldığım ilk kaşıktan sonra her zaman yakalanmayan ender şirin ve sevimli edalarıyla; “nasılmış babacığım” diye sorunca nedense gayri ihtiyari bir şekilde aldığım ikinci kaşıkla; cacık yapımı sırasında saklanan hıyarlardan birisi ile tanıştım.
Kendilerini kızıma çaktırmadan yutacağım diye çabalarken gösterdiğim performansı size yazarak anlatmam mümkün değil.
Ve bence sizde size anlatamadığımı sakın denemeyin.
Kesinlikle bilmenizi isterim ki; doğranmamış salatalığı tek parça halinde yutmak; imkânsız ötesi bir şey…
Ağzımda; önümdeki kâseye nasıl sığdığına muhtemelen beynime az oksijen gittiği için bir türlü aklım ermeyen ve bence son yıllarda üretilmiş en iri hıyarla kızıma çok güzelmiş, ellerine sağlık der gibi bakıyordum.
Aslında yerlerinden çıkacak hale gelen gözlerime yerleşen bakışım onu tatmin etmiş olmalı ki yanağıma kondurduğu öpücükle yanımdan ayrıldı.
O yanımdan ayrılırken ben son nefesimde acaba yüksek sesle Kelime-i Şahadet getirerek ölebilecek miyim diye düşünüyordum.
Bu arada kızımın yaptığı cacığı yerken neler yaşayabileceğimi az biraz tahmin eden eşim; itfaiye eri edalarıyla bir sürahi su ile yanıma gelip, morarmışlığımdan korkarak zorla açtığı ağzımdan sürahideki suyu bocaladı.
Ağzıma dolan sudan anladığım kadarı ile hıyarın ağzınım içindeki yerleşkesi; o kadar sağlamdı ki küçük dilim bile yerini terk etmek zorunda kalmış gibiydi.
O yüzden ağzıma giren su; girdiği hızla geri çıkıyordu.
Neyse efendim eşimden istemeden getirdiği suyu içmeyi beceremediğim konusunda fırçayı yerken, fırçayla birlikte sırtıma okkalı bir darbe de yedim.
Allahtan o aldığım darbe ile boğazımdaki yolunu yarılamış hıyar; tekrar cacık kâsesindeki yerini aldı.
Uzaklarda gördüğüm ve öbür dünya ile bir bağı olduğunu düşündüğüm ışığa doğru giderken, aldığım nefesle yeryüzüne geri gelmem aynı ana denk düştü.
Neyse efendim anlayacağınız ben yaşamla mücadelemde ailemin bana gösterdiği desteğe şükrederek kendimi hemen sokağa attım.
İyi ki atmışım.
Çünkü kızım ben çıkarken kapağı açık buzdolabını garip bir edayla seyrediyordu.
Belli ki içindeki mutfak canavarı harekete geçmişti.
Yani anlayacağınız; siz bu yazıyı okuduğunuzda aynı zamanda gazetelerde adım yazan kayıp baba ilanını da görebilirsiniz.
Artık döner miyim bilmem…
Onu onunla birlikte yediğinde; öyleyken böyle olur, bunu da bundan seksen dört dakika sonra yersen; böyleyken öyle olur mantığı ile oluşturulmuş ve bence garip ötesi olan bir diyet yapıyor.
Ve bu garipliklerinden birisi olarak günün kel alaka bir anında başka bir şeyin 78 dakika sonrasına denk gelen bir zamanında yemek zorunda olduğu cacıktan muhtemelen yaptığı garipliklere ortak yapmak maksadıyla bana da bir tas ikramda bulundu.
Garipliklere bünyemin zaten uygun olduğu ve ondan gelen her şeye kafadan gönüllü olduğum için ikramını severek kabullendim.
Ama bunun benim açımdan farklı birkaç önemi de var.
Şöyle ki kendileri yani biricik kızımın; hanımların, genç kızların sıklıkla kullandıkları ve evlerde mutfak denilen mekânla uzaktan yakından pek ilgileri yoktur. Bu açıdan onun ilklerine şahit olmak babında ciddi bir önemi vardı.
Gönüllü olmamak olmazdı. Bu fırsat kaçmazdı yani…
İkincisi kendileri; bana vereceği de dâhil olmak üzere toplamda altı üstü iki kâse cacık yapabilmek için yaklaşık altı buçuk saat uğraşarak kırılması güç bir rekoru kırmışlardı.
Her halükarda emeğe saygı babında önemliydi yani…
Bence cacık yapımının bu kadar sürebilmesi için ya binlerce kâse cacık yapılmış olması ya da ısrarla cacık olmak istemeyen hıyarlarla ciddi bir mücadele yapılmış olması gerekiyordu.
Ayrıca sonradan yaptığımız tespite göre; evimizin ev halkı tarafından az kullanılan bu mekânında gerçekleşen bu cacık operasyonunda yaklaşık sekiz kilo hıyar telef olmuş.
Üstüne altı buçuk saat süren yoğun emekler sonrası yapımı gerçekleştikten sonra önüme gelen cacık kâsesindeki şeyin cacık olduğu konusunda inanın 16. Noterin şahadetine ihtiyaç vardı.
Herkes tarafından cacık diye bilinen ve en klasik olarak yoğurt ve hıyardan oluşan cacık; kızımın tamamen üstün yeteneğinin bir sonucu olarak tarifi anlatılmaz bir lezzete bürünmüştü. Bu tamamen onun tescilli üstün zekâsından kaynaklanıyor olabilirdi.
O yüzden yaratıcılığına laf söylemek elbette haddimiz değil.
Ancak daha aldığım ilk kaşıkla damak zevkimin çektiği eziyetten sonra ağzımın aniden kitlenmesi; ikinci kaşığa hakaret gibiydi ama yapacak bir şey yoktu.
Bilinçsiz bir tepki yani…
Güzel kızım; ağzıma aldığım ilk kaşıktan sonra her zaman yakalanmayan ender şirin ve sevimli edalarıyla; “nasılmış babacığım” diye sorunca nedense gayri ihtiyari bir şekilde aldığım ikinci kaşıkla; cacık yapımı sırasında saklanan hıyarlardan birisi ile tanıştım.
Kendilerini kızıma çaktırmadan yutacağım diye çabalarken gösterdiğim performansı size yazarak anlatmam mümkün değil.
Ve bence sizde size anlatamadığımı sakın denemeyin.
Kesinlikle bilmenizi isterim ki; doğranmamış salatalığı tek parça halinde yutmak; imkânsız ötesi bir şey…
Ağzımda; önümdeki kâseye nasıl sığdığına muhtemelen beynime az oksijen gittiği için bir türlü aklım ermeyen ve bence son yıllarda üretilmiş en iri hıyarla kızıma çok güzelmiş, ellerine sağlık der gibi bakıyordum.
Aslında yerlerinden çıkacak hale gelen gözlerime yerleşen bakışım onu tatmin etmiş olmalı ki yanağıma kondurduğu öpücükle yanımdan ayrıldı.
O yanımdan ayrılırken ben son nefesimde acaba yüksek sesle Kelime-i Şahadet getirerek ölebilecek miyim diye düşünüyordum.
Bu arada kızımın yaptığı cacığı yerken neler yaşayabileceğimi az biraz tahmin eden eşim; itfaiye eri edalarıyla bir sürahi su ile yanıma gelip, morarmışlığımdan korkarak zorla açtığı ağzımdan sürahideki suyu bocaladı.
Ağzıma dolan sudan anladığım kadarı ile hıyarın ağzınım içindeki yerleşkesi; o kadar sağlamdı ki küçük dilim bile yerini terk etmek zorunda kalmış gibiydi.
O yüzden ağzıma giren su; girdiği hızla geri çıkıyordu.
Neyse efendim eşimden istemeden getirdiği suyu içmeyi beceremediğim konusunda fırçayı yerken, fırçayla birlikte sırtıma okkalı bir darbe de yedim.
Allahtan o aldığım darbe ile boğazımdaki yolunu yarılamış hıyar; tekrar cacık kâsesindeki yerini aldı.
Uzaklarda gördüğüm ve öbür dünya ile bir bağı olduğunu düşündüğüm ışığa doğru giderken, aldığım nefesle yeryüzüne geri gelmem aynı ana denk düştü.
Neyse efendim anlayacağınız ben yaşamla mücadelemde ailemin bana gösterdiği desteğe şükrederek kendimi hemen sokağa attım.
İyi ki atmışım.
Çünkü kızım ben çıkarken kapağı açık buzdolabını garip bir edayla seyrediyordu.
Belli ki içindeki mutfak canavarı harekete geçmişti.
Yani anlayacağınız; siz bu yazıyı okuduğunuzda aynı zamanda gazetelerde adım yazan kayıp baba ilanını da görebilirsiniz.
Artık döner miyim bilmem…
13 Temmuz 2012 Cuma
GARİP BİR MİLLETİZ
Biz garipliklerin birbirleriyle yarıştığı; garip bir ülkeyiz.
Elin karısına kızına etmediğini bırakmak istemeyenlerin kendi karısına, kızına yan bakana Allah Allah diyerek çullanmayı marifet sayanların çok olduğu bir ülkeyiz.
Kapısında nöbet tuttuğumuz, bir gülüşüne hikâyeler yazdığımız, sabahlara kadar vermiyorlar diye ağladığımız kızı aldıktan sonra ona hayatı; sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin mantığı ile zehredenlerin egemen olduğu bir ülkeyiz.
İşimize gelince işimize geleni baş tacı yapar, olmadıkları olmuş gibi yapar; ne olursa olsun bir şekilde kafamızı göre takılırız.
İşimize gelmez ise yedi düvel beğense, doğru diye yeri göğü inletse; bizim için fark etmez. Çünkü o; tuuu kakadır.
Adres sorana; sorduğu adresi bilmesek bile tarif etmek zorundaymışız gibi bir yardımseverlik çığırı açarken, sokaktaki kedilere, köpeklere bırakın yardımı kötülük olarak yapmadığımızı bırakmayız.
“Türk gibi” sözünü doğrudan üstümüze alır, bedavadan adlandırılmamış gücün sahibi olmayı pek severiz.
Bedava çünkü…
Yalakalık genimizde vardır mesela.
O yüzden “otur” denildiğinde oturur, “kalk” denildiğinde de kalkarız.
Yani anlayacağınız güdülürüz de güdüldüğümüzü bilmeyiz.
O yüzden de güdülenleri hiç sevmeyiz.
“Garibiz” diye boşuna demedim yani…
Mesela en seksi erkek; Türk erkeğidir.
Öyle böyle değil, Türk olmak; erkek olmak için yeter de artar bile…
Sanırız ki tüm yabancı kadınlar bize hayrandır.
O yüzden de bir bakışımızla kadınları yakıp, kül edeceğimizi sanırız.
Yanmıyorsa; o kadın da kesin terslik vardır ve en iyi ihtimal; lezbiyendir mesela…
Sanki köylerde eşek kovalayan, mahalle aralarında köpek sıkıştırmaya kadar gözü dönen, cinsel tatminsizlikte neredeyse lider olan biz değiliz.
Garibiz işte garip…
O yüzden su bidonlarına tecavüz edeni de bizdedir, evde bulduğu yüzüğe geçireni de…
Yüzük bu; yüzük şaka değil.
Üstüne bize yakışanı yapar ve “O kadarcıkmış” demeyiz de cinsel kazaymış deriz.
Garibiz biz garip.
Elin karısına kızına etmediğini bırakmak istemeyenlerin kendi karısına, kızına yan bakana Allah Allah diyerek çullanmayı marifet sayanların çok olduğu bir ülkeyiz.
Kapısında nöbet tuttuğumuz, bir gülüşüne hikâyeler yazdığımız, sabahlara kadar vermiyorlar diye ağladığımız kızı aldıktan sonra ona hayatı; sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin mantığı ile zehredenlerin egemen olduğu bir ülkeyiz.
İşimize gelince işimize geleni baş tacı yapar, olmadıkları olmuş gibi yapar; ne olursa olsun bir şekilde kafamızı göre takılırız.
İşimize gelmez ise yedi düvel beğense, doğru diye yeri göğü inletse; bizim için fark etmez. Çünkü o; tuuu kakadır.
Adres sorana; sorduğu adresi bilmesek bile tarif etmek zorundaymışız gibi bir yardımseverlik çığırı açarken, sokaktaki kedilere, köpeklere bırakın yardımı kötülük olarak yapmadığımızı bırakmayız.
“Türk gibi” sözünü doğrudan üstümüze alır, bedavadan adlandırılmamış gücün sahibi olmayı pek severiz.
Bedava çünkü…
Yalakalık genimizde vardır mesela.
O yüzden “otur” denildiğinde oturur, “kalk” denildiğinde de kalkarız.
Yani anlayacağınız güdülürüz de güdüldüğümüzü bilmeyiz.
O yüzden de güdülenleri hiç sevmeyiz.
“Garibiz” diye boşuna demedim yani…
Mesela en seksi erkek; Türk erkeğidir.
Öyle böyle değil, Türk olmak; erkek olmak için yeter de artar bile…
Sanırız ki tüm yabancı kadınlar bize hayrandır.
O yüzden de bir bakışımızla kadınları yakıp, kül edeceğimizi sanırız.
Yanmıyorsa; o kadın da kesin terslik vardır ve en iyi ihtimal; lezbiyendir mesela…
Sanki köylerde eşek kovalayan, mahalle aralarında köpek sıkıştırmaya kadar gözü dönen, cinsel tatminsizlikte neredeyse lider olan biz değiliz.
Garibiz işte garip…
O yüzden su bidonlarına tecavüz edeni de bizdedir, evde bulduğu yüzüğe geçireni de…
Yüzük bu; yüzük şaka değil.
Üstüne bize yakışanı yapar ve “O kadarcıkmış” demeyiz de cinsel kazaymış deriz.
Garibiz biz garip.
11 Temmuz 2012 Çarşamba
ÖZELDİR DOSTLUĞUNUZ
Bazı dostluklar vardır.
Bu dostluklar; uzun zamandır görmediğiniz ve duymadığınız halde geçmişe dayanan bir zamanların görüşmüşlüğünün verdiği anıların sadakatine sığınmıştır.
Sağlamdır yani…
Ama sağlamlığı yıllara değil yüreklerin derinliğine, saflığına ve hoşgörüsüne dayanır.
Denk düşmüşsünüzdür yani.
Özeldir yani…
Belki de o yüzden dostluğunuz; kimse bilmese de zamanın çoğunu geçirdiğiniz birçok insandan daha yakın ve yakınınızdaki yalancı dostluklarınızdan çok daha güçlüdür.
Çünkü onda da sizdekine benzer bir yürek vardır.
Denk düşmüşsünüzdür yani.
Özeldir yani…
Onunla daha içtendir kelimelerin ardına saklanan samimiyetler.
Kim bilir belki de yılları birkaç kelimeye sığdırmanın verdiği derinliktir; sizi böylesi dost tutan.
Görüşemeseniz de böyle dostlarınızı bilirsiniz.
Çünkü yıllar öncesinde en saf ve doğru şekilde içinizin ısındığıdır.
O yüzden en derin dondurucuya soksanız geçmişte kalan o dostluğunuzu, üstüne o görünmez dondurucuda onlarca yılı tüketseniz bile yine fark etmez.
Üstelik hayatın binlerce oyunundan geçmişliğin verdiği yorgunluğunuza rağmen, hiç fark etmez.
Çünkü sağlam dostunuzdur o…
Özeldir yani…
Özel olduğunuz içinde bir “merhaba” yüreklerinizi anında ısıtır.
Çünkü sizler; dostluğun görüşmek değil, hissetmek olduğunu bilirsiniz.
Çünkü içiniz bir kez ısınınca öyle yanardöner dostluklar gibi kovmazsınız içinize yerleştirdiklerinizi…
Kovmamışsınızdır da…
Denk düşmüşsünüzdür yani.
O yüzden de ikinizde ikinize özelsinizdir yani…
O yüzden geçip giden yıllar dostluğunuzu soğutmamış ve sizi yıllara inat dost tutmuştur. Yalancı dostluklarınıza inat…
Yalancı hatta sahtekâr yılışıklara inat…
Ve yıllar sonrada bir sıcak merhabanız; yine aynı sıcaklıkla karşılık görecektir.
Bunu da iyi bilirsiniz.
Denk düşmüşsünüzdür çünkü…
Özelsinizdir yani.
Bu dostluklar; uzun zamandır görmediğiniz ve duymadığınız halde geçmişe dayanan bir zamanların görüşmüşlüğünün verdiği anıların sadakatine sığınmıştır.
Sağlamdır yani…
Ama sağlamlığı yıllara değil yüreklerin derinliğine, saflığına ve hoşgörüsüne dayanır.
Denk düşmüşsünüzdür yani.
Özeldir yani…
Belki de o yüzden dostluğunuz; kimse bilmese de zamanın çoğunu geçirdiğiniz birçok insandan daha yakın ve yakınınızdaki yalancı dostluklarınızdan çok daha güçlüdür.
Çünkü onda da sizdekine benzer bir yürek vardır.
Denk düşmüşsünüzdür yani.
Özeldir yani…
Onunla daha içtendir kelimelerin ardına saklanan samimiyetler.
Kim bilir belki de yılları birkaç kelimeye sığdırmanın verdiği derinliktir; sizi böylesi dost tutan.
Görüşemeseniz de böyle dostlarınızı bilirsiniz.
Çünkü yıllar öncesinde en saf ve doğru şekilde içinizin ısındığıdır.
O yüzden en derin dondurucuya soksanız geçmişte kalan o dostluğunuzu, üstüne o görünmez dondurucuda onlarca yılı tüketseniz bile yine fark etmez.
Üstelik hayatın binlerce oyunundan geçmişliğin verdiği yorgunluğunuza rağmen, hiç fark etmez.
Çünkü sağlam dostunuzdur o…
Özeldir yani…
Özel olduğunuz içinde bir “merhaba” yüreklerinizi anında ısıtır.
Çünkü sizler; dostluğun görüşmek değil, hissetmek olduğunu bilirsiniz.
Çünkü içiniz bir kez ısınınca öyle yanardöner dostluklar gibi kovmazsınız içinize yerleştirdiklerinizi…
Kovmamışsınızdır da…
Denk düşmüşsünüzdür yani.
O yüzden de ikinizde ikinize özelsinizdir yani…
O yüzden geçip giden yıllar dostluğunuzu soğutmamış ve sizi yıllara inat dost tutmuştur. Yalancı dostluklarınıza inat…
Yalancı hatta sahtekâr yılışıklara inat…
Ve yıllar sonrada bir sıcak merhabanız; yine aynı sıcaklıkla karşılık görecektir.
Bunu da iyi bilirsiniz.
Denk düşmüşsünüzdür çünkü…
Özelsinizdir yani.
9 Temmuz 2012 Pazartesi
DOST OLMAK
Bazılarımıza göre herkesten iyi arkadaş, herkesten iyi dost olmayı en iyi onlar becerir.
Çünkü onlar en iyi ve en mükemmel olarak kendilerini sanırlar.
Sanmaktan öte buna inanırlar.
İnandıkları içinde kendi kendilerini içten içe överler.
Çünkü öyle ya da böyle; buna inanan birisini veya birilerini mutlaka karşılarında bulmuşlardır, bulacaklardır da…
Oysa aksaktır yaşadıkları dostluk duygusu.
Keyifli zamanları bolca yaşayan, yaşayarak yılları deviren dostluklardır çoğu.
O yüzdendir keyifle “kırk yıldır dostuz” demeleri.
Çünkü onlara göre hep keyifle geçmiştir.
Çevirseler yıllara akıl yüzlerini; öyle kötü günleri falan pek yoktur. Varsa da keyiflerinin yanında deve de kulak misali, neredeyse yok denecek kadar azdır.
O yüzden dostlukları; sınavlardan geçmeden yıllarını devirmiştir.
Yani aslında cidden aksaktır.
Elbet dostlukların hepsi böyle aksak değildir.
Elbet nefeslerin kıymetini bilenlerin dostlukları böyle değildir.
Kötü günleri yaşamayı beklemeden dostlarını kötülüklerden koruyacak yürekler elbette vardır.
Yani kendi lehine değil, dost olduklarının lehine düşünenlerdir onlar.
İşte onların dostluklarıdır; gerçek dostluklar.
Ama inanın öyle çok falan hiç değildir böyle dostluklar.
Sanılanın aksine…
O yüzden dostluklarınızı değerlendirirken daha sağlam değerlendirin.
Kötü gön dostu olmak marifet değil, marifet; dost bildiğinizi; kötü günlerden koruyan bir dostluğunuz var mı onu sorgulayabilmektir.
Ama utanmadan, sıkılmadan olabildiğince objektif olarak sorgulayabilmektir.
Yoksa aksak olur.
Olmaz yani…
Aksi durumda yaşlılığınız; bir ömür dost bildiklerinizden çok uzakta, çoğu maddi değerlere dayalı, balon arkadaşlarınıza bile muhtaçlığınıza mahkûmdur.
Yani yaşlılığınız bile aksaktır.
Çünkü onlar en iyi ve en mükemmel olarak kendilerini sanırlar.
Sanmaktan öte buna inanırlar.
İnandıkları içinde kendi kendilerini içten içe överler.
Çünkü öyle ya da böyle; buna inanan birisini veya birilerini mutlaka karşılarında bulmuşlardır, bulacaklardır da…
Oysa aksaktır yaşadıkları dostluk duygusu.
Keyifli zamanları bolca yaşayan, yaşayarak yılları deviren dostluklardır çoğu.
O yüzdendir keyifle “kırk yıldır dostuz” demeleri.
Çünkü onlara göre hep keyifle geçmiştir.
Çevirseler yıllara akıl yüzlerini; öyle kötü günleri falan pek yoktur. Varsa da keyiflerinin yanında deve de kulak misali, neredeyse yok denecek kadar azdır.
O yüzden dostlukları; sınavlardan geçmeden yıllarını devirmiştir.
Yani aslında cidden aksaktır.
Elbet dostlukların hepsi böyle aksak değildir.
Elbet nefeslerin kıymetini bilenlerin dostlukları böyle değildir.
Kötü günleri yaşamayı beklemeden dostlarını kötülüklerden koruyacak yürekler elbette vardır.
Yani kendi lehine değil, dost olduklarının lehine düşünenlerdir onlar.
İşte onların dostluklarıdır; gerçek dostluklar.
Ama inanın öyle çok falan hiç değildir böyle dostluklar.
Sanılanın aksine…
O yüzden dostluklarınızı değerlendirirken daha sağlam değerlendirin.
Kötü gön dostu olmak marifet değil, marifet; dost bildiğinizi; kötü günlerden koruyan bir dostluğunuz var mı onu sorgulayabilmektir.
Ama utanmadan, sıkılmadan olabildiğince objektif olarak sorgulayabilmektir.
Yoksa aksak olur.
Olmaz yani…
Aksi durumda yaşlılığınız; bir ömür dost bildiklerinizden çok uzakta, çoğu maddi değerlere dayalı, balon arkadaşlarınıza bile muhtaçlığınıza mahkûmdur.
Yani yaşlılığınız bile aksaktır.
15 Haziran 2012 Cuma
KADININ İMZASI
Kadın her şeyin kaynağıdır.
Bu dünyada ilişkiler bazında değer verilen hangi duygu varsa; bilin ki o duygu kadının elindedir.
Bu duygu; mutluluğa da neden olan, mutsuzluğuna neden olacak duygudur.
Yani mutluluğunda, mutsuzluğunda sebebi kadındır.
Duyguları var eden, birlikte olduğu insanlar açısından onları yaratandır yani kadın…
Mutluluğun zirvesi de onların elindedir, hayatı zindan etmekte…
Kadın, mutsuz ise zindan eder hayatı çünkü…
Yeter ki kadının içindeki volkan bir kez patlamaya görsün; artık kuruyana kadar devam eder.
Kuruyana ve kurutana kadar…
Ama kadının bu coşkusunda, bu tükenmesinde ve tükenmesinin doğal sonucu olarak tüketmesindeki en büyük pay ve etken ise; bilin ki büyük olasılıkla erkektir.
Unutmamak gerek ki kadının hissedeceği ve hissettireceği; huzur, güven ve mutluluk kaynağının altında en çok ıslanan yine erkektir.
O yüzden de o kaynaktan ne kadar içtiği, ne kadar yıkandığı ve o kaynağı ne kadar sahiplendiği aslında erkek için önemlidir.
Çünkü kadın ne kadar kendini içinden, kalbinden çıkana adarsa, ne kadar içini ulaştırdığında büyürse, onda var olduğunu bilirse; çoğaldıkça çoğalır içindeki sevdası ve çoğalttıkça çoğaltır karşısındaki yürektekileri…
Çünkü hissettikçe büyüyen yüreği vardır kadının.
Çünkü aldığından fazlasını verendir kadın ruhu…
Kadın için önemlidir.
Çünkü sahiplenildiğini gördükçe coşan, o içindeki sevgiyi; çağlayanları kıskandırırcasına dışarı, sevdiğine akıtan kadın; çabasının boşa olduğunu görürse, yani boşa akıyorsa güven, huzur ve mutluluk adı verilen o üç şey; istemese bile ruhu vazgeçmeyi seçer.
Sonra içindeki başka bir kaynak ortaya çıkar.
Güvensizlik, huzursuzluk ve mutsuzluk kaynağıdır bu seferki…
Öyle hızlı taşar ki içinden her yeri, herkesi bir anda sarar.
Geri dönüşü, kurtuluşu yoktur.
İncinmiş ruhun tamirsizliği gibi.
Önce kendini sonra daha önce canını vermek için çırpındıklarını sarar ve ne varsa, iyiye dair ne varsa yok eder.
Ve mecburiyetler kalır geriye sadece…
Ya da terk edişler ve muhtemel başka yüreklere gönüllü yolculuklar…
Yani aslında kadın; hayata atılan imzadır.
Kimisi farkında, kimisi değil.
Bu dünyada ilişkiler bazında değer verilen hangi duygu varsa; bilin ki o duygu kadının elindedir.
Bu duygu; mutluluğa da neden olan, mutsuzluğuna neden olacak duygudur.
Yani mutluluğunda, mutsuzluğunda sebebi kadındır.
Duyguları var eden, birlikte olduğu insanlar açısından onları yaratandır yani kadın…
Mutluluğun zirvesi de onların elindedir, hayatı zindan etmekte…
Kadın, mutsuz ise zindan eder hayatı çünkü…
Yeter ki kadının içindeki volkan bir kez patlamaya görsün; artık kuruyana kadar devam eder.
Kuruyana ve kurutana kadar…
Ama kadının bu coşkusunda, bu tükenmesinde ve tükenmesinin doğal sonucu olarak tüketmesindeki en büyük pay ve etken ise; bilin ki büyük olasılıkla erkektir.
Unutmamak gerek ki kadının hissedeceği ve hissettireceği; huzur, güven ve mutluluk kaynağının altında en çok ıslanan yine erkektir.
O yüzden de o kaynaktan ne kadar içtiği, ne kadar yıkandığı ve o kaynağı ne kadar sahiplendiği aslında erkek için önemlidir.
Çünkü kadın ne kadar kendini içinden, kalbinden çıkana adarsa, ne kadar içini ulaştırdığında büyürse, onda var olduğunu bilirse; çoğaldıkça çoğalır içindeki sevdası ve çoğalttıkça çoğaltır karşısındaki yürektekileri…
Çünkü hissettikçe büyüyen yüreği vardır kadının.
Çünkü aldığından fazlasını verendir kadın ruhu…
Kadın için önemlidir.
Çünkü sahiplenildiğini gördükçe coşan, o içindeki sevgiyi; çağlayanları kıskandırırcasına dışarı, sevdiğine akıtan kadın; çabasının boşa olduğunu görürse, yani boşa akıyorsa güven, huzur ve mutluluk adı verilen o üç şey; istemese bile ruhu vazgeçmeyi seçer.
Sonra içindeki başka bir kaynak ortaya çıkar.
Güvensizlik, huzursuzluk ve mutsuzluk kaynağıdır bu seferki…
Öyle hızlı taşar ki içinden her yeri, herkesi bir anda sarar.
Geri dönüşü, kurtuluşu yoktur.
İncinmiş ruhun tamirsizliği gibi.
Önce kendini sonra daha önce canını vermek için çırpındıklarını sarar ve ne varsa, iyiye dair ne varsa yok eder.
Ve mecburiyetler kalır geriye sadece…
Ya da terk edişler ve muhtemel başka yüreklere gönüllü yolculuklar…
Yani aslında kadın; hayata atılan imzadır.
Kimisi farkında, kimisi değil.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)